Reklamlar

Monthly Archives: Ekim 2011

MY NAME IS BANU, ŞERİFE BANU!

Niye güldünüz pardon?
“James Bond” kadar havalı bi isim değil biliyorum ama rahmetli babaanneme saygısızlık etmeyin isterseniz!

Ne kadar ironik değil mi? Çocuğunuza büyüklere saygıdan dedelerinizin babaannelerinizin isimlerini koyuyorsunuz ama çocuk bu saygı meselesinden sebep hayatı boyunca dalga konusu oluyor.

Artik 35’inde bir kadın olarak itiraf etmek gerekirse, ‘Şerife’ ismiyle yaşamak çok zordu..Okul yılları ise en zoruydu…Tam egonuzun en yüksek olduğu yıllarda özellikle sizin en büyük kompleksinizden faydalanan öğretmenleriniz varsa hayat daha da zorlasir. Lisedeyken biyoloji hocamızın bıyık altından gülüp “ŞERiFE SÖZLÜYE” diye bağırması ve bütün sınıfın da kahkahalarla buna gülmesi, deşseniz bilinçaltimin top 10’unda ilk üçtedir..

Bu eğlencenin maskarasi bir tek ben değildim ne yazik ki…Bir kader ortağım, bir babaanne kurbanı daha vardi: Selen, EMINE SELEN..Ortaokuldan lise mezuniyetine dek uzanan dostluğumuz göbek adlarımızın dalga konusu olmasıyla güçlü bir dayanışmaya sebep oldu. Madem isimlerimizi kullanmıyor, göbek adlarımızı daha çok seviyorlar! dedik, başka bir yol denedik ve hayatımız değişti! Artık Banu ve Selen değildik. Artık Emi ve Şeri idik. Emi’yle Şeri Kantinde! Emi’yle Şeri Cografya Dersinde! Emi’yle Şeri Bedende! Çok havalı oldu! Üstelik göbek adlarımızı kısaltınca, kulağa yabancı isimler gibi gelmeye başladı. İnsanların ayarı bozuldu, keyifle dalga geçemez oldu.

Kendimle dalga geçebilmek hayatıma çok büyük bir rahatlık kattı…Şimdi sıra bunu çocuklarıma aşılamak da!
Göbek adlarıyla ilgili bişey daha, yaş ilerlediğinde, hatta ve hatta çocuklarınız varsa; Anne, göbek adın niye Şerife diye sorduğunda, o benim babaannem oğlum diyorum. Ona babaannemi anlatıyorum. Ve geçmiştekileri bir kez daha anıp Allah’tan rahmet diliyorum. Nur içinde yatsın.

Reklamlar

ACELE 400 GR VERDİRİLİR!

Hayatımda ilk defa bi diyetisyene gittim. Hep etraftan dinlemiştim kibrit kutusu kadar peyniri, avucunun içi kadar eti, hatta kibrit kutusu yerine bir ‘Dupont’ çakmak kadar diyenini….Gramajımız bile markalı olmuş artıkJ Neyse hep etraftan dinledim çünkü hiç kilolu olmadım, yedim yedim yaktım…Allah anamdan babamdan razı olsun, genetik diye bişey var hayatta işte… Amma velakin bi hastalık geldi başıma, gidilmesi lazımmış diyerek düştüm diyetisyen yollarına…Ve kapıdan adımımı attığım anda şaka malzemesi(!) dolu büyük bi odaya girdim…Galoşu giydiğiniz anda şov başlıyor, çıkarana kadar devam ediyor…

İçerde kadınlar dolaşıyor ama arap yağı bol bulmuş misali, doldurulmuş en ucuzundan, en zayıfından, en laubalisinden, hemşireden başka herşeye benzeyeninden,  napsak napsak diye dolaşip duran, bi şeyi gerizekalıymışsınız gibi üçü de gelip tekrarlayanından, bi alnında ‘ben göçmenim’ diye yazmayan 20’lik 30’luk göçmen kızlarından…esmerinden, kızılından, sarışınından…Yok güzel değiller…Sanki yıllar önce ilkokul sıralarını paylaşmışız da sonra birbirimizi kaybedip tekrar bulmuşuz gibi bir samimiyetle, Banucum çıkar canım ayakkabılarını, çoraplarını da, kokuyo mu? Amaaaan ayagının kokusunu bile özlemişim, boşveeeer çıkart gitsin.. iki çitilerim ben şindi, sen doktorun yanından çıkasıya kadar kurur onlar cinsinden..

En sevmedigim şey, tanımadıgım birinin canı olmak, hayatı olmak, laubali olmak..

–         Pardon, nereden bu samimiyet?  Banucum filan, biz sizinle tanışıyo muyuz?

Neyse ki terbiyeliler sesi çıkmadı…Yaşımı sordu?

–         32 dedim..

–         Aaaahh hiç 32 göstermiyosunuz ben sizi 20 yasında filan zannettim..

–         Sen kaç yaşındasın?

–         21

 Gectim oturdum bütün agresifligimle bekleme salonuna…Bi tarafta bir çift 200 kilo oturuyor.. Ana kıza benziyolar ama kilo bu,  iki kız arkadaş da olabilirler…Bir gram et bin ayıp örtüyo ama yaşı da büyük gösteriyor..

Öbür tarafta doktor beyin 20 kilo verdirdigi hastasiyla röportaj yapmaya gelen kameraman ve muhabir kız…Adamcagız eski halini gösteren bir adet resim getirmiş yanında…Yok muhabir kız tatmin olmadı…Yarın gelirken eski kıyafetlerinizi de getirir misiniz dedi..adamcagiz niye dedi..şöööle bi tutup gösterecez kameraya dedi kız..Adam belki onları terziye verdi, daralttı, ben olsam öyle derdim..daha antipatik oldu, yok getiremem öyle şeyler istemiyorum demek..kızın hastadan istedigi malzemeler bitmedi tabii, fevkalade yaratıcı: napsak napsak dergilere bakalım, bitkilere dokunalım, şööle bi gidip gelelim mümkünse bitkilerden koparıp yiyelim! gibi sacma sapan istekler…velhasıl zayıflayınca kaybolan aklını da bulmuş olan adam yapmayı  kabul ettigi röportajı, sürekli itiraz ederek ne deseler yapmadı!! Onu da yapmam, bunu da tutmam, maymun olmaya gelmedim, röportajımı verir giderim…

 Ben bu skeçi seyrederken göçmenim biçim biçimlerden biri geldi, sizi şöyle muhasebeye alalım dedi…Hoppala yarim yaz geldi çarşıya kiraz geldi..Oturmaya da mı para alıyolar dedim içimden? Koltuklar özel zayıflatma koltugu muydu acaba? Olur olur, cins cins icatlar var şimdi..teknolojiye yetişilmiyor…Doktorun bi burnunun ucunu göreydim bari diye düşünürken girdik muhasebeye…Muhasebeci bana bakıyo ben ona, ben ona ne verecem diye bakıyorum, o bana ne geldin bişey mi diyecen, diye bakıyo…

–         Gönderdileeer,

cıkıverdi agzımdan zorla…

     –     Alayım..

     –     Neyi? Görmeden mi, doktoru görmeden mi?

–         Ha doktoru görmediniz mi?

–         Ay evet gormedim.

–         Tamam bekleyin o zaman icerde…biz haber verecez…

Diyorum ya göçmenler sürekli napsak napsak diye dolaşıyolar, hadi şunu bi yerinden kaldırıp tekrar oturtalım aksiyon olur dediler kesin…tekrar döndüm koltuguma tam  kıçımı oturtacam yine adım zikredildi ‘Banu Hanım’ buyrun sizi alalım içeriye diye..

 …bu arada tekrar hatırlatayım ben diyetisyene zayıflamak için gitmemişim, zaten yeterince vermişim..bi rahatsızlığımla ilgili beslenme şeklimi degiştirmem gerekiyor onun için gitmişim…

Velhasıl odaya girip kapıyı kapamamla doktorun konuşma sesi senkronize bi şekilde başladı.. Kelimeler havada uçuşuyo, ben yakalamaya çalışıyorum…Doktorcum susmuyor..Sanırsın ben doktor o hasta, ne çok derdi var hayatla..

Doktorcuğum çok meşhur(muş), camiasında tabii, magazin gülü degil ama televizyonda şovu seven takımından, bilenler bilir cinsinden…Kameralar olmasa da şov devam ediyor…Adam doğuştan oyuncu..Doktorcum cok hızlı, hem çenesi hem el kol hareketleri….Otobüsü kaçıracam çabuk şu işi halledip çıkalım der gibi  bir hali var; çişim geldi tuvalete gitmezsem altıma yapacam der gibi bi hali var; pilavı ocağın üstünde unuttum eyvah dibi yandı der gibi bi hali var!!ayy bi acelesi var!! doktora se-la-mun-a-ley-kum dedikten itibaren taş çatlasın 10 dk  kalmışızdır içerde.. 2 kişiyiz, kişi başına 5 dk diye düşünün…Doktorcum bizi içerde ambale ettigi 5 dk ve elimize tutuşturdugu diyet listesi için öyle bi para istedi ki oracıkta verdim şak diye 400 gramı…Zaten zor kaldık içerde, zorla kaldık içerde..ne sorular soruyorum cevaplarını alamadıgım…yok adam soktugu gibi cıkaracak bizi odadan…sanki seri üretim makinasının üstünde durmaya çalışıyo gibiyim.. Masası 2 metre, üstünde 10 bin adet diyet listesi var.. 10 bin adet! Abartmıyorum, doktorun dirseklerini yasladıgı noktalardan itibaren masanın bitimine kadar muntazam bi şekilde duruyolar…Fotokopi makinası satanların dikkatine! Ozalitçilerden daha iyi bi müşteri var burda haberiniz ola!

Neyse bizi bi cümleyle tanıdı ve ne diyet yapmamız gerektigini anladı..Müthiş bi zeka!! Nolur Türkiye bu beynin göçüne izin vermesin!!

Masanın bir ucundan bana, diger ucundan arkadasima birer diyet listesi uzattı..1 hafta yap deneyelim bakalım vücut ne tepki verecek? İlk öğünde gözlerim yuvalarından fırladı: Kahvaltı: şekersiz 1 bardak çay, 5 adet bisküvi! Bi yanlışlık olmasın, kağıtların yerini göçmenlerden biri şaka olsun diye değiştirmiş olabilir mi? Daha da zayıflamak istemiyorum…Canım versen versen 400 gr fazla yağın var o gider…400 gr yagdan nolacak canım? Aaa ama kış geliyo, ısıtırdı o 400 gr beni..bişey daha soracam ne bisküvisi..sen o diyeti yap hadi bakalım 1 hafta sonra görüşürüz (çok soru sordun der gibi)…Ben böyle bi selamlama böyle bi helallama hayatımda görmedim…çıkmayacam, kalacam daha sorularım var, diyet listemin üstünden gecmedik, ne yerim, ne içerim, evde ne yemek pişiririm sormadın, ot mu severim bok mu severim sormadın, yıkarken renklilerle beyazları ayırır mıyım, kosla da koyar mıyım sormadın, rakıyı sek mi bol buzlu mu içerim sormadın ay hiç bişey sormadın özel hayatımla ilgili….

Kocam, arkadaşlarım diyetisyene giden herkese sordum..Böyle bişeyi hayatta duymadıklarını ve eger abartmıyorsam bu adamın diyetisyen olamayacagını iddia ettiler..Gecen gün kendisini televizyonda gördüm ve gerçekten bağıra bağıra ne diyordu biliyor musunuz? Ben diyetisyen değilim iç hastalıkları uzmanıyım!!! E hadi ben bi gerizekalılık ettim diyetisyen zannedip sana geldim, hastalıgımla ilgili sorularim senin uzmanlık alanına giriyordu onlara neden cevap vermedin? Hiç bi hastanın doktoruna ‘anlattıklarınız bana çok basit geliyor, lütfen bana tıp dilinde anlatır mısınız?’ dediğini duydunuz mu? Ben dedim. O ne dedi? Ohooo şimdi işin reseptörlerine girersek yarım saatimiz gecer, dedi…Diyorum ya 5 dk BİLMEM KAÇ YTL…attır bi beşlik daha anlatayım der gibi bi cevap…Ancak para kolay kazanılmıyor, helal kazanmak ve helal etmek meselesi…

Şov burada bitmedi, dedim ya çıkana kadar devam etti…Muhasebenin m’siden anlamayan başka bi göçmen kılıklı, tam cüzdanlarımıza uzandık kredi kartlarımızı çıkaracaz, ‘Size bi sürprizim vaaaaar!’ diye bağırmaya başladı operacı misali..Bismillahirrahmanirrahim şimdi ne geliyo acaba dedik? Çekmeceden senet koçanını çıkarıp sokmaz mı gözümüzün içine, sanırsın milli piyango bileti çektiriyor…Yeni açıldiğimiz için pos makinamız yok senet imzalatiyoruz formalite icabı…

 Sonuç olarak böyle çenebazlar ikiye ayrılıyor: ya o çeneyle üçkagıtçı oluyor ya da cok zeki adam kendi düşüncelerine ağzı bile yetişemiyor, şimdi başka bi tarafından daha yardım alacak diyorsun…velhasıl ikisi de para basıyor, ikisi de köşe oluyor…

 Ben de en normalinden başka bi diyetisyene gittim..Bana kibrit kutusu kadar peynir diyeninden, boş kagida kendi el yazısıyla yazıp çizeninden, ne seversin ne sevmezsin diye soranından, işini ciddiye alanından, insan evladı olanından…Adamın elime tutuşturup dalga geçer gibi alt tarafı 300-400 gr daha verirsin dediği diyetin aksine, öbür diyetisyen sana 3 kilo daha aldıracaz dedi…Can bogazdan gelir misali…Her kuruşu helal olsun! İşini ciddiye aldigi için, kendine ve karşısındakine saygısı oldugu için…


Amnezi

Unutkanlık çok fena…Ben bir amnezi namzetiyim. Çok olayım var çoook ama hemen aklıma gelen üç olayım var, anlatayım:
Bi gün eşimle yemeğe gittik. Garsona hem başlangıç için sipariş verdik hem de ana yemeği söyledik. Siparişlerimizi aldıktan 15 dakika sonra geldi ve ana yemeğimi önüme koydu. Pardon dedim sinirli sinirli. Garson, buyurun dedi. Baslangıç olarak bilmem ne siparişi de vermiştim ama onu getirmediniz dedim. Adam gözlerini pörtleterek bana doğru eğildi ve efendim, dedi. Dediğimi anlamadı herhalde diye düşündüm ve tekrar ettim. Daha cümlem bitmeden eşim bana doğru eğildi ve Banu’cuğum daha başlangıcını bitireli 1 dakika olmadı, şaka mı yapıyorsun, dedi. Hmmm peki deyip garsondan özür diledim.
Yaşlılık alameti değil bu, lise yıllarında başladı bende…Belli ki beynimde kara delikler var. Hooop bi anda düşüveriyorum içine. Hic unutmuyorum, kantinde bi kızla kavga ediyordum ve kıza bağırıyordum. Birden cümlemin tam ortasında, beynimde bi boşluk, ağzım açık kalakaldım! Kız bana bakıyor, ben beynimi zorluyorum kelimeleri geri getirmek icin ama nafile! Gitti giden… Dışarı bakıyorum. Kiz ne oldu diyor? Ne iyi kızmış meğer, bi de halimi hatrımı soruyor, anladı bi terslik olduğunu:) Halbuki alsana ağzımdan lafı, hazır nefes almışım alsana elimden sazı, çalsana! Yok disarda birini gordum de diyorum, öyle iste deyip gidiyorum.

En fenası şimdi yazacağım sanırım…Bir pazar günü Kalamış parkının çimlerinde yayılmış oturuyoruz; eşim, annem ve ben. Oğlanlar oyun oynuyor. Laf lafı açıyor, büyük oğluma bakan ablalar ile ilgili konuşuyoruz ve bomba patlıyor: Eşime dönüyorum ve “Sen bilmezsin, Burak daha bebekti, biz de Katia adında bir kadın çalışırdı!” diyorum!!! Annem, eşim dehşet içinde bana bakıyorlar…Eşim Uğur, “hmm evet bilmem ben, sonra taşındım ben sizin eve” diyor ve bir kahkaha kopuyor!
Anlayacağınız durum vahim! Konuyla ilgili fikri olan varsa ve yazarsa sevinirim! Artık not tutuyorum, belki bu blogu bile bu yüzden yazıyorum…Beynim unutsa da yazı uçmaz sonsuza kadar kalır diye!


35, Ne Çok Erken Ne Çok Ge(n)ç! Gençleşmek İçin Ne Yapmak Gerek?

35 yaş ve sonrası için artık geri dönüş yoktur. Beyin, fizik, kimya, hücrelerin yenilenmesi filan çok zor be yaşdaşım! Beyazların tekrar siyahlaşmasını sağlayan malzemeler filan hep yalandır! Dipteki beyazlara acil durumlarda siyah veya kahve yani saçın ne renkse o renk maskara sürebilirsin! Sarışınsan zaten dibinin geldiğini anlamazsın! Waterproof maskaralar yağmura da dayanır;) Neyse konudan sapmayalım, gençleşmek için ne yapman gerek, ben sana söyleyeyim:
Atla deve değil, genç arkadaşlar edin!
Seni diri tutacak, update edecek olan onlardır. Bakınız yaşlı kurtlar, neden 20’liklerle gezip tozuyorlar? Sürümden kazanmak için ( Bak bak laflara bak, benden mi çıkıyo bunlar? Beni de update eden birileri var elbet:)
Çocuklarından hiiiç medet umma! Onlar sadece senin yaşlanmaya başladığını sürekli yüzüne vuran unsurlardır! Gelip Kanuni Sultan Süleyman’ın babasını sorsa, apışırsın! Valla lisede hepsini sular seller gibi biliyodum ama işte araya 2 sezaryen, 1 lipom, 1 bademcik ameliyatı girdi, e bi de en başta evlendim o da var, onu bile unutmuşum bak görüyo musun, Kanuni’nin babasını nereden hatırlayacağım, dersin ezik ezik:(
Matematikte kesirler anne? Elinin körü anne? Biliyodum ama nasıl anlatacağımı bilmiyorum, kendi bildiğim gibi çözeyim ama ögretmenine mutlaka sor, boşuna mı o kadar para veriyoruz, ben anlatacaksam niye okula gönderiyoruz, dersin moron moron! Zaten o anda milyonlarca beyin hücresi daha ölür kahrından!
O yüzden sen beni dinle! Genç arkadaş edin!


Dişçi Koltuğunda:) At the Dentist Or Dontist Or Orthodontist Or Whatever…

Dişçi koltuğunda oturmuş bekliyorum. Etrafımda diş maketleri, duvarda diş resimleri, bozuk çene yapılarını gösteren öncesi ve sonrası fotografları vs…Kıllanmaya başlıyorum ama çok geç. Dişçi içeri giriyor. Gülümsüyor, ben de ona. Ne şikayetim oldugunu sormasıyla gözüne sokarcasına sağ ayağımı havaya kaldırıyorum ve ayak bileğim çok ağrıyor, diyorum!!! Kadın şaşkın, ben pişkin. Evet, ayağım (hala devam ediyorum!) Siz ortopedist arıyorsunuz herhalde burası ortodonti sadece dişlere bakar diyor gülmemek için kasarak ama tüm kibarlığıyla. Ach sooo, o sırada ana dilimi, ikinci dilimi unutup sadece Almanca konuşmak istiyorum. Bilmediğim bir dil ve bilmediğim bir ülkenin vatandaşı olamk istiyorum. “Ben Türk değil. Biz de ayak doktor ortodonti” filan…saçmalamak istiyorum. Yazıklar olsun yıllarca verilen kolej paralarına.

Filmi başa sararsak: Annemler istanbul’da ben İzmir’de. Ayagım çok ağrıyor. Telefon rehberini karıştırıp bi ortopedist buluyorum. Telefonda randevumu alıyorum. Kuzenimle beraber Karşıyaka Çarşısı’nın meşhur Doktorlar sokağına giriyoruz. Binaların doktor tabelalarından görünmediği o meşhur sokak. Ben ortasondayım kuzenim lise sonda… Doktorun adresini bi türlü bulamıyoruz. Sonra bi eczaneye girip soruyoruz.İşte tam burada film kopuyor. Laz bir eczacıya rastlıyoruz büyük ihtimalle. Ortopedist Filanca Filanca’yı arıyoruz. Onu bilmiyorum ama şurda Ortodontist Filanca Hanım var, çok iyi doktor diyor. Aynı şey mi diyorum. Tabi tabi diyor. Basiret bağlanması burada başlıyor. Muayehaneye çıkıyoruz kuzenimle. Bizdeki şansa bak ki içerdeki hastadan sonra doktor müsait. Bekleme odasına geçiyoruz. Yaklaşık yarım saat, 40 dakika bekliyoruz. Yanımızda diş telleriyle bir çocuk oturuyor. Kuzen üniversiteye hazırlanıyor, test çözüyor.  İçerden ağızlıkla biri çıkıyor. Adımı söylüyor sekreter. Ben içeri giriyorum. Ve dişçi koltuguna oturuyorum. Etrafımda diş maketleri, bozuk çene resimleri…Kıllanmaya başlıyorum ama çok geç! Dişçi içeri giriyor…….