Reklamlar

YAŞAM KUZUSU / 1

“Yaşam Kuzusu” diye bir kategori açtım. Evet, yaptım bunu:)))

Bundan sonra size akıl vermeye, bilmiş bilmiş konuşmaya karar verdim.

Herkesin aklını alıyorsunuz, benimki kusur kalmasın, dedim.

İlk konumu açıklıyorum:

“Çocuklar aileleriyle beraber yurtdışı tatillerine götürülmeli mi,

götürülmemeli mi?”

Götürülmemeli!

Nokta. Bu kadar basit. Tartışma istemiyorum, dıt, bir kelime bile yorum yapmayın!

Vicdanınızı ve çocuğunuzu evde bırakın, tatilde keyfinize bakın.

Dönüşte anlatacak anınız olsun, dinlediğimiz sadece çocuğun ateşi çıktı, ay oralarda doktor buldum, eczanelere koştum, şurubu içmek istemedi, kaşığı boğazına soktum gibi hikayelerden oluşmasın! Yeter ya, yediğinizi içtiğinizi anlatın, yörenin insanlarını anlatın, ucuzluğunu anlatın, bizim memlekete bok atıp oraların medeniyetini anlatın ama gözünüzü seveyim çocuklarla nasıl cebelleştiğinizi anlatacaksanız hiç gitmeyin.

Hatta bırak yurt dışını, yurt içinde bile götürülmemeli. Alaçatı sokaklarına, Bodrum çarşısına filan katiyetle sokulmamalı! Beni dinleyin! Çocuk da istemiyor, bakmayın ciyak ciyak ağlamasına, ben de gelecem diye yalvarmasına, evinden daha mutlu bir tatil köyü yok ona!

Ben de sizinle geleceem!!!

İlla alacaksanız, bebeleriyle en rahat edenler Mavi Tur’a çıkanlar… Teknede arazi belli, imkanlar belli, al kucağına, koy memene, ver babaya, arkadaşa, gir denizine, mis! Bakmayın ben tekneci değilim, tecrübem yok o konuda, ama gidenler mutlu dönüyor sonunda…

Bakın ben bu hatayı yaptım, siz yapmayın diye yazıyorum. En son bir daha yurtdışına gezi mi, askerlik yaşına gelmeden asla götürmem, derken buldum kendimi.

Karnımda bebemle bile gitmem, o kadar diyeyim, ki ben gittim, Allah beni kahretsin! 41 numara ayaklarla Fil Adam gibi sokak sokak gezdim. Akşamları acı içinde ayakları tepeye diktim. Ayaklarımı gören kocam, iyi benden iğrenip boşamadı dönüşte.

Aradan yıllar geçti, bizimkiler büyüdü, bir gün evde oturmuş Twitter’a bakarken bir röportaja gözüm takıldı. Oliver James adında İngiliz bir çocuk psikoloğunun röportajıydı. Bilimsel bir ağız, benim düşüncelerimin doğruluğunu dile getiriyordu. Gözlerim dolu dolu oldu okurken; hay ağzını öpeyim, kaleminin ucunu sivrilteyim, kurban olduğumunun akademisyeni, beni ta nerelerden duymuş, fikirlerimi destekleyici, gururumu okşayıcı sözler söylemiş, dedim. Üstüme alınırım tabi, yıllardır yırtıyorum kendimi!

Neyse, özet olarak, küçük yaştaki çocuklarınızı deniz aşırı tatillere götürmeyin, bi bok hatırlamıyorlar, paranıza, emeğinize, tatilinize yazık, demiş. Hani ben deyince dinlemiyorsunuz ya, bilimsel bir ağız ikna eder, belki bir ikinizi kurtarırım diye yazıyorum.

– Oğlum Paris’i hatırlıyor musun, hani Sein Nehri’nin üzerinde boat trip yapmıştık?

– ?

– Hani demirden bi kule vardı adı Eyfel, çok meşhur?

– ?

– Hani T-Rex vardı dinazor?

– Haaa evet hatırlıyoruuum, çok korkmuştum…

– Heh Londra işte orası, başka neyi hatırladın Londra ile ilgili, söyle bakayım?

– Çok korktuğumu hatırlıyorum ben sadece…

Yaaa, saçını başını yol hatırlasın diye, ha-tır-la-mazzzz! Mümkün değil!

Velhasıl, röportajın sonunda da der ki, öyle yapacağınıza, çocuğunuzu her yaz aynı yere tatile götürün mesela, aynı arkadaşlarla büyüsün, aidiyet duygusu gelişsin. Çok mantıklı, ben öyle büyüdüm, şimdi çocuklarım da öyle büyüyor. Onun da zararları yok mu? Her ilacın faydası ve yan etkisi olduğu gibi bunun da var ama, en azından kendini bir yere ait hissettiğini görüyorum. Ayol en azından gözümün önünde havuza giriyor, ben de yayılıp kitabımı okuyabiliyorum.

Eskiden uçaklar pahalıydı ne güzel, anamız babamız bizi götüremezdi, şimdi otobüs fiyatına diye yedi ceddimizi toplayıp götürüyoruz, vallahi iyi olmadı, aileler tatillerde birbirini daha iyi tanıdı, kıskançlık krizine girdiler, gelin görümce konuşmaz oldu, karı koca desen çocuk yüzünden daha mutsuz ve yorgun döndüler, evde dinlenmek için bir hafta daha izin aldılar işten, yaz tatili izni azaldı, hadi yine kavga… hangi birini anlatayım? Korkunç olaylar oldu, korkunç! Olmuştur yani ve olacaktır böyle giderse:))) Ama bu başka bir Yaşam Kuzu’su mevzuu…

Son olarak diyeceğim o ki, olumsuzları kendinize saklayın, olumlu yorumlarınızı aşağıya bırakın:) Bak çok dua ediciksiniz, dinleyin beni!

http://www.telegraph.co.uk/travel/family-holidays/why-you-should-never-take-children-on-foreign-holidays/

 

 

Reklamlar

GÖBEK BAĞI

Bak baka1lım, göbek bağın hala buzlukta mı duruyor? Yoksa annen kuruyup düşünce çöpe mi atmış? İşte o yüzden evde kaldın, istediğin okula gidemedin, geleceğini tümden heba ettin! İster inan, ister inanma ama gelecek ile bağımızı,  göbek bağımız belirler:)

Güney, Perran Hanım’ın bir tanecik oğluydu. Yirmi iki yaşında, uzun boylu, esmer bir delikanlıydı. Siyah dalgalı saçları ve bal rengi gözleri ile babası Tarhan Bey’in tıpatıp aynısıydı.

Perran Hanım oğlunun bir dediğini iki etmez, o konuşurken gözlerinin ta içine bakardı. Dikkatle dinlediğinden değil de, o el kadar şeyin nasıl bu kadar büyüdüğüne inanamadığından. Bir çocuk daha mı, Güney’in üstüne asla, derdi. Oğluna çok hayrandı. Biraz da geç doğurduğundan ikinciyi hiçbir zaman istemedi.

Bir tanecik oğlu yanından ayrılmasın diye ilk kakalı bezini evin çatısına atmış, düşen göbeği ile sünnette kesilen pipisinin ucunu ise yıllarca buzlukta saklamıştı. Güney kazara görüp sorduğunda, “Sünnetli olduğunun ispatı, ileride karına vereceğim,” dedi Perran Hanım gülerek. Güney de utanıp odasına kaçtı.

Güney beş yaşına geldiğinde, göbekle pipinin başına bir şey gelmesinden korkan Perran Hanım sonunda kararını verdi. Güney’i elinden tutup eve en yakın okula, İstanbul Üniversitesi’ne götürdü.

Beyazıt’taki ana kapının önüne geldiklerinde Güney koca kapıyı görünce adeta küçük dilini yuttu. Güvenlik Ali, şaşkın şaşkın bakınan ana oğlu görünce kulübesinden çıktı, yanlarına gitti. “Kime geldiniz teyze?” diye sorunca Perran Hanım kekeledi, ne yalan söyleyeceğini bilemedi. Öğrenci olmadığı belliydi, iş görüşmesine geldim dese, soruların ardı arkası kesilmeyecekti; yalan söylemekte de hiç marifetli değildi, hemen kızarır, belli ederdi. Neyse ki güvenlikteki Ali tecrübeliydi, imdadına yetişti:

“Teyze çocuğun göbeğini mi atacan üniversiteye?” dedi.

Perran Hanım güldü, rahatladı. Kafasını aşağı yukarı salladı. Güney annesinin kafasıyla onay verdiğini görünce korkup göbeğini iki eliyle kapatarak:

“Neee? Göbeğimi mi atacan?” diye bağırdı. İçeri girmemek için ayak diredi ama Perran Hanım, Güney’i elini sıkarak susturdu.

“Hangi bölüm?” diye sordu Ali.

Perran Hanım, üniversitede hangi bölümler var az çok bilirdi ama Güney hangisine gitsin, o tarafını hiç düşünmemişti. Ali yine imdadına yetişti:

“O kadar çok bölüm var ki teyze! İktisat var, veterinerlik var, gazetecilik var, hukuk var…” diye sayarken Perran Hanım:

“Hah” dedi “Hukuk olsun. Kaç yıl?”

” Dört,”

“Dört yıldan sonra?”

“Evlenir nasipse,” deyip gülmeye başladı Ali kendi esprisine. “Staj yapacak avukat yanında teyze, sonra bir büro açar kendine.”

“İyi,” dedi Perran Hanım “Kamil Amca’nın yanında yaparsın işte.”

“Kamil amca?” dedi Ali.

“Amcamız olur. Avukat. Şişli’de yeri.”

“E iyiymiş” dedi Ali, “Buradan bir vesaitle gider.”

Güney ağzı açık, şaşkın şaşkın dinliyordu konuşulanları. Perran Hanım öğle yemeğine kocasının eve geleceğini hatırlayıp,

“Çocuğum girebilir miyiz içeri artık? Hukuk Fakültesinin yeri nerede? Göster bakayım,” dedi.

Ali parmağıyla binanın yerini işaret etti, sonra da arkalarından gülerek bağırdı:

“İyi yere göbek atıyon yeğenim!”

Ağaçlıklı yolda dümdüz ilerlediler. Güney küçücüktü, ağaçlar çok büyük. Korktu. İleride bütün ihtişamıyla rektörlük binası vardı. Durdular. Ana oğul uzunca bir süre masallardaki saraylara benzeyen oymalı, kakmalı, gri renkteki taş binaya baktılar. Ama Güney bu sefer korkmadı. Tam tersi ağzı hayranlıkla açıldı. Binanın büyüklüğü ve ihtişamı onu çok etkiledi. Oldum olası cadıların, perili köşklerin, şatoların ve kralların olduğu masallara bayılırdı. Bu bina hayallerinin gerçek olduğunun kanıtıydı sanki. “Belli ki,” dedi içinden “burada bir kral yaşıyor.”

Perran Hanım bir bankın üstüne oturdu, Güney’i de yanına oturttu. Güney’in ayakları yere değmiyordu. Gelen geçen öğrencileri seyrettiler bir süre. Perran Hanım çantasından bir torba çıkardı, torbanın içinden de beyaz bir mendil. Mendili açtı. İçinde muska şeklinde sarılmış bir kağıt parçası vardı. Kağıt parçasını dikkatle açtı. İçinden kuruyup sertleşmiş ve yok olmak üzere olan bir et parçası çıkardı. Güney görünce kusacak gibi oldu:

“Anne bu ne? ” diye bağırdı yüzünü buruşturarak.

Perran Hanım, “Şşşt. Bağırma bakiyim. Göbeğin bu işte. Doktor alın bunu, ileride Güney ne olmak istiyorsa o üniversitenin bahçesine atın, dedi,”

“Ukuk ne?”

“Hukuk, polisin yakaladığı suçluları hapse atmasınlar diye hakime dil döken adamları yetiştiren yer işte,”

“Neee? Bi de dilim mi dökülecek?”

“Oğlum öyle değil. Şimdi nasıl çenen durmuyorsa, o zaman da susmayacan, konuşacan da konuşacan hakim beye, suçluları hapse atmasınlar diye,”

“Hapse atsınlar suçluları banene! Hem ben bulaşıkçı olmak istiyorum, kaç kere söylicem. Beni bulaşıkçı okuluna götür, pipimi de oraya atalım bari,”

“Bulaşıkçı olacakmış, Allah yazdıysa bozsun, daha neler?”

Perran Hanım arkalarındaki asırlık ağacın dibine şöyle bir baktı. Çantadan bir torba daha çıkardı. Torbanın içinde metal bir kaşık vardı. Güney’e baktı ve birden herkesin duyabileceği şekilde bağırdı:

“Aaaa çocuğum çişin mi geldi?”

Çabucak Güney’in pantolonunu indirdi. Pipisini ağaca doğru çevirdi. Güney’e kıpırdamadan öylece durmasını söyledi. Perran Hanım hemen yere çömelip kaşıkla toprağı deşmeye başladı. Çocuk bu, rahat durur mu? Güney zıplamaya ve söylenmeye başladı:

“Anne bakma pipime ya, utanıyorum,”

“Oğlum bakmıyorum,”

“Anne üşüdüüm,”

“Sakın işeyim deme kafama, az kaldı işim bitiyor.”

“Bulaşıkçı olucam beeen!”

“Tövbe tövbee,”

Perran Hanım derince bir çukur açtı. Çukurun içine Güney’in göbeğiyle pipisini attı, toprağı üstüne kapattı. Tam ayağa kalkarken Güney dayanamayıp toprağın üstüne işedi. Azıcık da annesinin eline geldi.

Güney, bu olayı hayal meyal hatırlar ama İstanbul Üniversitesi’nde hukuk okumasının sebebi kendi arzusu mu yoksa orada gömülü göbeğimi, hiçbir zaman bilemedi. Ama Perran Hanım adı gibi emindi.


Arif Sağ, Fatma Selamet

images2 sene evvel iş yerimi boyatacaktım. Görüşmeye altında kot pantolon, üstünde bisiklet yaka bir kazak ve dik yakalı, spor şık ekoseli bir ceketle geldi Arif. Ceketinin cebinden de kitap gözüküyordu. “Hayırdır Arif dedim, kitap ne iş?” “Okuyorum otobüste gelirken,” dedi. Çalışanların gözleri yuvalarından çıktı! “Nasıl bir boyacı bu?” dediler. “Anlatayım,” dedim:

10 yıldır tanırım Arif’i. 3-4 yılda bir evimizi boyar. Ondan başkasına boyatmam evimi. Karslı, benim dede tarafından. Hemşehrisi oluyorum ya, o yüzden pek sever beni. Kars’a her gidiş gelişinde tekerlek Kars kaşarı ve bal getirir bize. Nakliye, boya badana, tamirat, ne iş olsa yapar. Ekmeğini taştan çıkartanlardan.

Çok takdir ederim kendisini etmesine ama tek kötü huyu çok konuşur, çok amaaan eve bok ata ata boyar; Bu renk duvar boyası istenir miymiş? Yok böyle mutfak mı kalmış kimsenin evinde? Utanmıyor muymuşum? Ne çok CD’im varmış? CD’ye bu kadar para harcayacağıma bi mutfak yaptırırmışım…(Bizim temizlikçi Fatma da arka çıkar arkadaşa, benim bile böyle mutfağım yok valla abla!) Adam boş konuşsa için yanmayacak, doğru da söyler. Aynayı bi tutar yüzüne, hatta gözüne gözüne, insanlığından utanırsın. Arif’ten sonra bir daha CD almadım mesela. Unkapanı esnafı ayağına kapansa “Abla Allah aşkına piyasanın durumu çok kötü” diye, beter ol dersin, acımazsın. Ciğerine işler söyledikleri.

2 gün mü dedi, 2 günde teslim eder evi, hem de pırıl pırıl. Çok da uyguna boyar. Çok affedersin seneler evvel, bizim 150 m2 eve, 3.000 TL fiyat biçtikleri vakit, Arif 1000 TL’ye boyamıştı. Duysalar bütün civar boyacılar toplanıp Madagaskar’a kadar koşarlar arkasından Arif’in, sürümden kazanmak ne demek, sürgün ederler.

Boya süresince evi çay ocağına çevirir. Bolca hikaye anlatır. Bu arada mutfakta temizlik yapan Fatma, işi gücü bırakıp bunun hikayelerini dinler elindeki süpürge sapına dayanarak. Bi gün “Sen nerelisin?” diye sordu Arif, “Sivaslı’yım,” dedi Fatma. “Sivaslı’ları sevmem,” dedi Arif. “Ama Sivas’ın iklimi sert, erkekleri mert olur” diye laf atıp kıkırdamaz mı bizim Fatma. Haydaaa, boya kafa yaptı herkeste! “Yürü git temizliğini yap, kıracam şimdi süpürgenin sapını sırtında!!!” dedim.

Ya işte bizim boyacımız böyle, ya sizinki? 🙂

 


Ev Alma, Komşu Al

 kötü komşuBizim apartman şenlikli mi şenlikli, kültür mozaiği, çeşnisi bol bir apartman…Herkeslere nasip olmaz böylesi…Gazeteyi aç, 3. sayfaya bak; işte o haberdeki elleri kelepçeli adamı, yaka paça çıkardıkları pembe bina, bizimkisi…Televizyonda haberleri aç, bahsettiği uyuşturucu baronu bizim üst komşu…1 ay önce ellerimle verdim bi fincan toz şekeri, ben çayına katacak zannettimdi… Kadın pazarlayanlar mı istersin, kumar oynatanlar mı? Ne ararsan var. Bizim apartmandan sürekli operasyonla adam alıyorlar!

Örneğin, yıllar evvel, bir gece işten eve dönüyorum, bir adam peşime takıldı. Evime kadar arabayla takip etti. Zor attım kendimi eve. Ertesi gün güvenliği fırçaladım:

“Neredesiniz? Bi adam takıldı peşime. Kimse yoktu etrafta” diye.

Güvenlik dedi ki:

“Abla adam sakallı mıydı?”

“Evet”,

“Mercedes miydi arabası?”,

“Evet”,

“Siyah mıydı rengi?”,

“Evet”,

“Takım elbiseli miydi?”,

“Evet”,

“Abla o şey ya…”,

“Ney? Tanıdık mı?”,

“Yok. Pe….nk”,

“Neee?”,

“Evet. Şurda çapraz dairede kadın pazarlıyordu. Şikayet edildi, çıkartıldı ama demek yine dolaşıyor buralarda.”

Allaam sen aklımı koru yarabbim. Beni yakalasa o kızların yanına kapatacak ve beni de pazarlayacaktı öyle mi? Allaam görüyor musun, kocam mışıl mışıl uyurken ben pazarlığa tabi tutulmamak için savaş vermişim meğer!

Başka bir akşam deprem oldu, uyuyakaldığım koltuktan fırlayıp salona koştum. Kocama “deprem oldu, farkettin mi?” dedim. Pişmiş kelle gibi sırıtıp, “Asıl deprem burda kızım” dedi heyecanla. Meğer çapraz daireye yüzleri kar maskeli, üstleri kamuflajlı, ellerinde ucu yerlere kadar silahları olan özel timden polisler baskın yapmış. Eşim de balık kızartıyormuş. Ellerinde eldiven ve maşayla açmış kapıyı, bu sesler ne diye bakayım demiş. Şöyle bi kafayı uzatmasıyla maskeli özel tim dönüp bi bakmış, bizimki neredeyse altına ediyormuş. Kafasıyla içeri gir işareti yapmış polis, bizimki güya “emrin olur abi, kolay gelsin, destekliyoruz, bir şey lazım olursa çekinmeyin çalın kapıyı” der gibi içeri kaçmış. Bütün apartmanı kuşatmışlar. Polisin uzun zamandır aradığı ve bizim sarışın komşunun evinde yakalanan adam, yalı hırsızı azılı bir katilmiş!!! Kadın da bunun sevgilisiymiş. Kadını takip ederek adama ulaşmışlar. Ertesi gün baktığımızda, kadının daire kapısında kocaman bir delik vardı. İçerisi talan edilmiş, tabiri caiz ise taş taş üstünde bırakmamışlardı.

Kısacası, toplu toplu konutlarda yaşadığında böyle oluyor işte. Durumu kanıksıyorsun bir zaman sonra. Hırsızıyla, katiliyle, uyuşturucu baronuyla mutlu mesut, birlik ve beraberlik içerisinde yaşıyorsun. Kimi zaman kapısını çalıp,”yönetici artık şu kaloriferleri yaksın, biz donuyoruz, ya siz,” diye imza topluyorsun. Ha bu arada işin komiği, güvenlik şirketlerine de tonlarca para veriyorsun bizi korusun diye.


Dünyanın En Kolay Limonlu Parfe Tarifi

Yaza merhaba partilerinin ilki olan, Sayın Esra Özkefeli’nin evinde bir ağırlandık, bir ağırlandık anlatamam. Ellerine sağlık arkadaşımın sofra düzeninden, sunumuna, salatasından, tatlısına herşey çok güzeldi. Mide fesatı geçirtti bize. Bi ara herkes sustu, için için uyudu. Hamağı Burcu kaptı, hepimizin gözü kaldı:)))

Geçelim yaz mevsiminin öldürücü sıcaklarında içimizi buz kestiren üstü nane yapraklarıyla dolu meşhur Limonlu Parfe’nin tarifine (Kendim nasıl yazdıysam öyle yazacağım. “Aptallar için Limonlu Parfe Tarifi” gibi olacak çünkü bendeniz ancak öyle anlıyorum) Siz üstünüze alınmayınız rija edijem:)

Tarif üstü ve altı olmak üzere 2’ye ayrılıyor.

Üstü için:

1 su bardağından az şeker (tabi ki toz şeker) ile

2 adet yumurtayı tıpkı o meşhur çocuk şarkısındaki gibi çırpıyorsunuz. Evet mikserle.

2 adet Limon Kabuğu rendesiyle o kabuklarını rendelediğiniz limonların suyunu ve 2 kutu kremayı yukarıdaki karışıma katıp karıştırıyorsunuz.

Geçtik alt kata:

2 paket Eti Burçak bisküviyi ezip rondonun kabında biraz zeytinyağıyla karıştırıyorsunuz.

Alt kat bitti. Temel sağlam merak etmeyin. Kocam Karadenizli diye hor görmeyin.

Kelepçeli kalıbın altına alt katı döşüyorsunuz yani burçak bisküvi karışımını.

Üstü için hazırlanan harcı da üzerine döküyorsunuz.

Buzdolabınızın derin dondurucu kısmına atıyorsunuz.

Donduktan sonra servis yapmak üzere dolaptan çıkarıyorsunuz.(Aptallara kısmı burası mesela)

Buraya Dikkat: Servis yaparken, isteğe bağlı olarak, ama burada araya giriyorum yine – naneli limonata sevenlerdenseniz mutlaka yapın –  parfenin üzerini nane yapraklarıyla döşeyin. Yok ben çok düşünceli insanımdır, naneyi seven var sevmeyen var derseniz bu kadar ince düşünceli olmamaya çalışın derim:) yok bu saatten sonra değişemem diyorsanız yapacak bişey yok kahvenizi nasıl alırsınız der gibi tek tek konuklarınıza naneli mi nanesiz mi diye sorarak dilimlerinin üstüne naneleri serpin veya sade verin!

Okuması zahmetli ama yapması bir o kadar kolay Limonlu Parfe tarifiyle ilgili bu kadar yazdıktan sonra haaalaaa sorum var diyorsanız yazın cevaplayayım. Yazmaya hiç üşenmem tatlı yapmaya üşendiğim kadar:)

Saygılar benden. Rica ederim. Afiyet olsun.